Geçmişe Yolculuk
Sanırım orta okula yeni geçtiğim yıldı. Teyzemin tribünden oğlu ve takım arkadaşları adına bir kamikaze gibi uçacağını düşünmek, sahaya çıkmadan önce takımca yeri göğü inleten ve inançlarını gösteren galibiyet yeminlerini soyunma odalarından duyurmalarını dinlemek, fırsat buldukça bulunduğum şehre veya yakınlarına geldiğinde tribündeki yerimi almak, en önemlisi sahada yardımlaşmalarını ve saha dışında arkadaşlıklarına hayran olmak gibi nedenlerden ötürü, en büyük kuzenimi kendime idol belirleyip, basketbol oynamaya karar vermiştim.
O zamanlar ailem maddi bir kaç sıkıntıyla boğuşuyordu. Eh doğal olarak buda hem bana hem de aileme yansıyordu. Kız kardeşim henüz ilk okula geçmiş bir tıfıl olduğu için pek farkında değildi sanırım. Ben de eğitimim esnasında duyduğum ve alay konusu olduğum bir konuya kadar farkında değildim. Zaten hep tutumlu olmuştu bizim ufaklık ve paylaşımcı. Aslında paylaşımcı olduğunu düşünmemize neden oldu. Sonrasında faiz uygulamaya başladı, o da zamana ayak uydurdu. Şimdilerde maliye bakanı olsa, ülkeyi borç batağından kurtaracağını düşündürmüyor değil bana.
- Ağabey…
- Efendim Rüstem?
- Konuyu nasıl bağlayacaksın?
- Sen bir fincan çay getirirsen görürsün.
- Hay hay ağabey!
- Earl Grey olsun lütfen.
- Aşağısını ağzına sürmezsin zaten sefa pezevengi seni.
- Rüstem!!
Hmm nerede kalmıştım?
Ah evet!
Kardeşimin, tutumluluğuyla ülkeyi kurtaracağını düşüdüğümden. Neyse bu ayrı bir konu, bir ara tekrar değinirim nasıl olsa. Gelelim esas konuya. Bu isteğimi aileme söylediğim zaman, babamın ilk yaptığı şey “bir işi yapacaksan, öncelikle eğitimini almalısın oğlum, ardından en iyisi olana kadar çabalamalısın. olmuyorsa bırakmalısın.” diyerek beni Botaş Spor’un eğitimlerine götürmek oldu. Olcay ve adını şu an hatırlayamadığım iki harika eğitmenim vardı. Öğrettikleri ilk şey “takım oyunu” kelimesi oldu. Hatta bizim o minikcik beyinlerimize o zaman çok ağır gelen bir felsefeyle yaklaşmışlar, resmen beyin yıkamışlardı; “ilk yapmanız gereken takım arkadaşınızın görevini bilmek, böylelikle o zorlandığı zaman onun pozisyonunda nasıl yardım edebileceğinizi biliyor olacaksınız. ve bu sadece basketbol için değil, hayatın her döneminde geçerlidir.” Ve ilk dersin sonunda kişisel hatalarımız yüzünden takımca ceza bile aldığımız zamanlara ulaştık. Önceleri yadırgıyorduk, “ama o hata yaptı biz neden ceza çekiyoruz ki?!” bunu her söylediğimizde bir kat daha artıyordu cezamız. Aldığımız tek bir cevap vardı; “o hata sadece onun hatası değil, sen yardıma gitmediğin için hataya devam etti!” ve bağırarak eklediler;
“Takım oyunu!”
Gel zaman git zaman, benden büyük iki kuzenim kadar profesyonel olmasa da kendimce lise hayatımın sonuna kadar basketbol ile uğraştım. Hatta bir dönem, herhangi başka bir meslek yapmak istemediğimi fark ettim. “Büyüyünce ne olacaksın?” diye soran herkese “basketbol oyuncusu” diyordum bir dönem. Nedenini sordukları zaman tabi ki ukalaca cevap verecek zeka potansiyeline sahip değildim. Şimdilerde olsa kesinlikle “takım oyunu!” derdim. Çalıştığım her antrenör babacan ve koruyucu insanlar olmasının dışında hep şu mottoyla hareket etmiş ve büyüdüğüm, kişiliğimin atıldığı ilk yıllarda tek bir gerçeklik kazımıştı aklıma; “hayatta herşey takım oyunudur!”
Bu arada müsadenizle Rüsteme bir giydirmem lazım.
- Rüstem?!
- Ağabey pardon, karşı balkondaki hatunu kesmeye dalmışım.
- Güzel mi lan bari?
- Ağabey ben diyeyim Afrodit sen de…
- Hööösssttt lan, sevdicek oyacak beni bunu okursa.
- Aman ağabey unuttum, yengeyi. Yüzünü gören cennetlik olduda.
- Çayımı rica edebilir miyim?
- Hemen ağabey!
Ehe. Özür dilerim bu durum için;
Elbette benim de bu mottoyu kırdığım dönemler oldu. Bazı durumlar karşısında “en iyi ben bilirim” veyahut “bir iş yapılacaksa benden iyisi yapamaz” diye ukalaca ve irite edici yaklaşımlarda bulunmadım değil. Zaman zaman yapmaya devam ediyorum, ancak en azından bunu fark ettiğimde bir şekilde olayı düzeltmeye çalışıyorum. Eh bazen “s..tın adamım bu iş sittin sene düzelmez” dediğim anlar olmuyor değil. Doğal olarak, düzeltemiyorum tabii.
Benzer örnekleri çoğaltabilirim; mesela İstanbul’daki ilk iş deneyimimde yaşadıklarımdan tutun, sonralarda yaptığım her işte benzeri düşünce yapısıyla karşılaştık. Hatta bir gün işte ayrılırken, patronlarım şu cümleyi kurmuştu bana; “biz seni doğru kullanamadık. ortada bir hata veya sorun varsa bu sadece senin değil “bizim” hatamızdır. umarım tekrar yollarımız kesişir“. Eh elbette bunun benim gönlümü almak için kurulan bir cümle olduğunun farkındayım ama çalıştığım dönem boyunca, bu söze uygun hareketlerde bulunulduğunu görmüşlüğümde yok değil. Bu sadece iş hayatım için geçerli olmadı tabii ki, okul hayatımda da, özel hayatımda da hep böyle şekilde devam etmek ve çevremi buna göre seçmek için uğraştım ve hala uğraşmaya devam ediyorum. En önemlilerinden biri, zamanında okulda ki tek yaşıma yakın olan arkadaşım Mert ile “fellowship of finals” adı altında kurduğumuz yardımlaşma ve sonrasındaki dönemlere yansıması en güzel örnek olsa gerek.
Bu sadece benim yaptığım bir şey değil. İnsanların da benim gibi düşünmesi ve öyle hareket etmesiyle gerçekleşen bir durum. Bir tek özel hayatıma pek yansıtamadım bu durumu. Lakin, bu sefer umutluyum. Benzer kafa yapısında olan biriyle birlikteyim.
Ancak bu kadar güzel duruma karşın bazen işler istediğiniz gibi gitmiyor. İşte o zaman dilimlerinden birisi ve ne zaman benzeri bir durumla karşılaşsam yaptığımı yapıp, bu zaman dilimlerini yad ediyorum. Ayrıca evet, haklısınız basketbol oynamayı gerçekten çok özledim. Veya özlediğim şey, kuzenimin zamanında yaptığı gibi soyunma odasından yeri göğü inletip galibiyet için yemin etmek ve ne ölümüne güvenebileceğiniz insanlarla mücadele etmekte olabilir. Her halükarda, evet ben basketbol oynamayı çok özledim.
Got anything to say? Go ahead and leave a comment!
Severek İzlemece
- And the first matte painting is yet to be done...
- http://t.co/u6MwqR2t
- RT @yilmazerdogan: Değişmeyi istemek ve ego ile vedalaşmak yeterlidir. Kendinden vazgeçmek değişimdir.



Posted under: 
