em.pa.ti

Jul 27, 2010 by     No Comments    Posted under: Genel

en dipte olması gerekirken okuyucunun gözüne sokulmaya çalışılan dipnot: burada geçen olaylar tamamen gerçek olup, herhangi bir “spesifik” kişiye itaf edilmemiştir. resmi kurumlarca belirlenen tek bir gerçek kişi mevcuttur, o da kendisini bilmektedir. bu olaylar Jack Bauer amcanın son bir kaç ayını tek seferde çekip izleyiciye cinnet geçirtmemeye karar veren 24 senaristleri tarafından kaleme alınmıştır;

Uzun süreden beri projelerinin hayata geçmesi için uğraştığımız bir müşterim mevcut. Bugüne kadar çalıştığım en iyi müşterim diyebilirim. Zira, yapılacak iş için benden bi’şeyler istemeden önce kendi hazırlığını yapmış, önüme sayfalar dolusu sunumu, kendi hazırlıklarını ve benzer isteklerini sunmuş, bana uyarlamak ve bu hazırlıklarından ötürü oluşan yüksek beklentiyi karşılamak kalmıştı.

Söylenerek yaptığım zamanlar da oldu, gülerek yaptığımda. Ama en önemlisi, en huzurlu iş deneyimimdi! Gün itibariyle geriye kalan bir iki basit istek dışında onaylanan işin nereden nereye ulaştığını konuşurken aslında hayatımda hep çalışmak ve birlikte zaman geçirmek istediğim insanların müşterime benzemeleri gerektiğini ve bu yüzden insan seçtiğimi (evet bunu yapıyorum!) buna rağmen hala istediğim kadar mutlu olamadığımı hatırladım.

Bu kadar farklı olmalarının sebebi aslında çok basit. Empati kurabiliyor olmaları. İşin beklenenden uzun süremesinin nedenlerini sayarken boynum büküktü aslında. Elimde olmayan sağlık problemleri ile karşılaşmış olmam ve bazı öncelik sıralaması değişikliği gerektiren konular nedeniyle yaklaşık iki ay istediğim verimde çalışamamıştım. Bunu söylerken bir bahane olarak algılamamalarını istemiştim. Aldığım cevap ise beni oldukça şaşırttı işin aslı; “hastalığın, okulun, özel hayatın, sınavların arasında söz verdiğin gibi işi bitirdin ki, bizler de seni zorladık. Bu konudan ötürü lütfen canını sıkma, tam tersi o kadar takdir ediyoruz ki.” Utandım işin aslı, ben azar yiyeceğimi düşünüyordum. Elbette problemlerimiz oldu, ben derdimi anlatamadım zaman zaman, zaman zaman da onlar. Ama ortak noktayı bulmak için benden daha çok çabaladırlar. En önemlisi, bazı konuları onlardan iyi bildiğimi asla göz ardı etmediler. Sanırım bu Türk insanı için ender durumlardan birisidir. Bize kalsa, herkes kendine düşeni yapar  (ki ne kadar doğru ve uygun yaptığıda tartışılır. en kestirme ve hızlı şekilde sonuçlarını düşünmeden hareket ederler) ve diğerini umursamaz. “Aman kabak benim başımda patlamasın!” düşüncesini sonuna kadar yaşayan tek ırk bizizdir herhalde. Hatta bazen, bu düşünceye oldukça ters açıyla hareket edip, sonuçlar ortaya çıktığında “ya beni karıştırmayın, arada kalmak istemiyorum” demekten de çekinmeyiz.

Kendileri yurt dışında olduğu için benimle sadece bir kere yüz yüze görüşebildiler. Buna rağmen, bazen iş hakkında konuşmayı bırakıp, öylesine benim gelecek planlarım hakkında sohbet edip, kahkahalar attığımız zamanlarda fazlasıyla vardı. Hatta hastalığım yüzünden geç saatlere kadar çalışıyor olmama kızdılar bile!. Hal böyle olunca, işin dışında kendileriyle daha sıcak bir ilişkiye girdik.

Merak edip sordum;
“Ben kendimi sizlere anlatabildim mi bunca zamandır? Zira insanlar beni anlamadıklarını bu yüzden sürekli sorun yaşadıklarını ve bir şey istiyorsam dile getirmem gerekğini vurgular durur.”

Gene şaşırttılar beni;

“Oldukça iyi anlattın, hem de ilk dakikadan itibaren. Bizden istediğin, beklediklerin o kadar açık, o kadar basitti ki, bize sadece sana onları sunmak kaldı”. Mutlu oldum elbette. Hem feedback iyi, hem de soruma aldığım cevap farklı. Amabeni bir kere görmüş devamında sadece iş için toplamda bir kaç gün konuştuğum kişilerin beni anlayıp, etrafımda ki kişilerin anlamamakta direndiklerini tekrar hatırlayınca, mutlu olduğum kadar da üzüldüm açıkçası.

Biliyorum biliyorum, burada suç insanlarda değil. Ben de.

Sessiz kalmak işime geliyor.
Sıkıntı bastı insanlara kendimi defalarca anlatmaktan.
İster istemez bir sidik yarışına giriyor ikili ilişkilerde insanlar; “Ama ben bunu, şunu, onu, hedeyi, hüdeyi, hümbeleyi yaptım!” diyerek “sen ne yaptın peki” ‘ye getiriyo mesela.Tabi bir de, Türk insanının bir anda herşeyi bilen bir cyborg kesilmesine artık tahammülümün kalmayışı da büyük bir etken. Ne zaman biriyle uzman olmak için yıllarımı harcadığım ve bütün birikimimi bunun üzerine yapmaya çalıştığım bir konuda tartışmaya, bilgi aktarmaya çalışsam karşımdaki insan evladı, anasının karnından bu işin tek yüce bilgini ve doğru yapanı olarak doğduğunu kanıtladı bana.

Fındık Faresi ile arada paylaşıyorum bu dertlerimi ve her seferinde şu soruyu soruyor bana; “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” aslında bunu düşünüp hareket etmesi yani bu soruyu yöneltmesi bile yetiyor. Cevap vermemi beklediğini fark ettiğim zamanlar “olabileceğini sanmıyorum” demek zorunda kalıyorum. Hem O’nun, hem de benim için can sıkıcı bir cevap. Ama bir bakıyorum o an ki problemim olan konuda, kitaplar, makaleler, ne dediğimi anlamak için araştırmalar hatta çoğu zaman ben pek haberdar olmasam da (unutuyor söylemeyi oldukça yoğundur da kendileri) oluşturduğu planların ve çözümlerle boğuşuyor. En kötü ihtimalle soruyor. Gülümsüyorum ister istemez. Hiç bilgisi olmadığı konularda, sadece bir miktar yardım etmek için saatlerini harcıyor. Başarılı olsun ya da olmasın, hiç yoktan bir fikir sahibi olup, anlamaya çalışıyor. Hoş kendisinin de bana, “seni anlamamızı/larını bekliyorsun” dediği olmadı değil. Ama sevdicek olunca gülümsüyorsun hem de en içteninden. Kızmak mı? Oldukça anlaşıylı bir sevgiliye sahibim neden kızayım ki?.

Yetmiyor mu peki O’nun yapması?
Bir noktaya kadar yetiyor ama sonrasında şu gerçekle karşılaşıyorsun, hayatımın her noktası O ve O’na benzeyen insanlar yok.
Bunları içimde tutmaktan yoruldum. Aktardığım zaman ise “emo lan bu” diyecekler diye çekinmekten. Hayır efendim, emo olmak için fazla yaşlıyım. Sadece, insanların tuzunun kuru, ben merkezli olmasından sıkıldım. Benden bi’şeyler beklerken, öncelikle benim ne durumda olduğumu düşünmeyişlerinden, nelerle uğraştığımı bilmeden hareket edişlerinden bıktım. “Olur”, “geçer”, “n’apalım” vesairesi gibi çakma felsefik yaklaşımları duymaktan da tiksiniyorum ayrıca. Hatta ve belkide en önemlisi, kendi işleri, ihtiyaçları olduğu zaman beni boğmalarından ama konu ben olduğu zaman “hallederiz” kalması karşısında adeta fıttırıyorum!. Ve bunları bana uygulayan herkesten bir adım daha uzaklaşıyorum. Olur ya bir gün neyin var diye sormaya kalkarlarsa, öncelikle “ben ne yapmış olabilirim de bu adam böyle davranıyor” demeleri gerektiğinin farkına varmalarını bekliyorum.

Gene diyeceksiniz ki, bunu ancak sen düzeltebilirsin, bunları hayatındaki herkese anlatara.
E o zaman, empati, zeka, analitik zeka gibi kavramları bu dünyaya neden getirdik?
Sorarlar adama “ne verdin ki ne istiyorsun?!” diye. Hem de Osmanlı tokadının etkisiyle (sanki hergün o tokadın tadına bakıyorum ya neyse)

Sakın bunlardan kural perest bir insan olduğumu çıkartmayın zira kendi özgürlüğüme olan düşkünlüğümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ancak, insanlarla “normal” veyahut “uygun” koşullarda yaşabilmek  ve anlaşabilmek için bazı “saygı” kurallarını uygulamak zorunda olduğumuza inanıyorum. Aksi halde, Nostradamus’un 2076 yılında çıkacağını savunduğu üçüncü dünya savaşı çoktan çıkmıştı. “Equivalent exchange” denilen olayın var olduğu gerçeğinin (bkz: yazar burada Full Metal Alchemist’in favori animelerinden birisi olduğunu belirtti) göz ardı edilmesindir beni rahatsız eden;

People cannot gain anything without sacrificing something. You must present something of equal value in order to gain something. That is the principle of equivalent exchange in alchemy“.

Hiç Türkçe’ye çevirmek için uğraşmayacağım. Anlayacak veyahut anlamaya çalışacak insanlar “yazar burada ne demek istemiş?” diyerek araştıracaklardır.

Evet hayatımın büyük bir bölümünden memnun değilim. Ama bu, anın tadını çıkartmaya çalışmadığım anlamına gelmesin. En kalabalık, en gergin ortamda bile kendi hayal dünyama kaçmak insanları yok saymak gibi bir huyum vardır. Ben de diğer insanlar gibi “bencilce” davranabiliyorum yeri geldiğinde. Hastalık, okul, vizeler, parasızlık veya benzeri durumlar benim için herhangi bir bahane değil, yapmak istediğim ya da zorunda olduğum işi bitirene, sorunu çözene kadar elimden geleni yapmaya devam edeceğim, kişiler beğensin ya da beğenmesin, yanımda olsun olmasın.Bugüne kadar bir kaç kişi dışında yalnız yaptım herşeyi, bundan sonra da değişeceğine dair bir umut sahibi değilim. Sevdiceğin dediği gibi; “biraz daha dişini sıkacaksın, sonra hayallerini gerçekleştirmek üzere hareket edeceksin”.

Ve o hayaller için geriye saymaya bir ay kadar oldu…
Ne dersin sevgili, sayılı gün çabuk geçecek mi?

Sen de haklısın Rüstem (illa senden bir satır bile olsa bahsedeceğim değil mi? Kıskanç, egoist herif!);
Hata benim; Ben insanlardan çok şey bekliyorum, hepsini “takım oyuncusu” gibi görüyorum ve böyle hareket edeceklerine inanıyorum. Kısacası, kendimle karıştırıyorum.

Of saati gene 5 yapmışım. Hoş uyanalı bir, iki saat oldu ama gene geç, uzun süredir uyumak istiyorum.

Kapanışı gene müzikle yapalım (bence gayet uygunlar an’a);
Bu şarkı vörsüs şu şarkı.


p.s: Bu arada selam yolluyabiliyor muyuz? Hah! peki; Buradan nereden geldiğini bilmediğim horlama senin sahibini tebrik ediyorum. Be arkadaş çevredeki zibilyon apartmandan biri olan yaşam alanıma o sesi ulaştırabiliyorsan, sen olmuşssun. Ha bir de uyduğum süre sırasınca bana mezdeke dinletip, en son eşlik ederek uykumun içine sıçan insanları da saygıyla anıyorum. Ayrıca, üç gündür sabahın köründe tek düze ve iğrenç şekilde “bavakk bavaakkk” diye öten kuş, gaganı kunduz kemirsin senin! Unutmadan topluca kameraya el sallayın 70 milyon size nah çekiyor.

editingen: imla, cümle, unutulmuş koca cümle, kelime neyin işte. aaa fazla geldiniz üzerime be. uyku mahmuru yazdım işte. hatta rüyamda yazıyordum bunu, birden nasıl olduğunu anlamadan buraya yazarken buldum kendimi. hıh!

Got anything to say? Go ahead and leave a comment!

XHTML: You can use these tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>